Yeşil Mürekkep – Osman Balcıgil

Ankara  ismini vereceği romanını yazamadı Sabahattin Ali. Devletin nasıl yürütüldüğünden bahsedecekti romanında. Olmadı. Yazamadan öldürüldü. Hem de kimsenin başına gelmesini istemeyeceğim şekilde. Bulgaristan’a kaçarken ona kumpas kurdular. Burada durmamız gereken asıl soru “bir yazarı Bulgaristan’a kaçmasını isteyecek kadar ona neler yaşatılmış” olduğudur.

Sabahattin Ali kırklı yaşlarında geldiğinde yazılarından dolayı artık hapishaneye girmek istemiyordu. Bu durumu eşine yazdığı mektuplarda da okuyoruz. (Eşine ve kızına yazdığı mektupları Yapı Kredi Yayınları Canım Aliye Ruhum Filiz ismiyle okuyuculara sunmuştur.) Fakat o yanlış gördüğü durumları yazmalıdır. Yoksa topluma nasıl yardımcı olacaktır?

Yazdığı her yazı, roman, hikaye ya mahkemelik olmasına neden oluyordu ya da hapishaneye girmesine. Bu durum onun Bulgaristan’a kaçmasını istemesine neden oldu. Kaçarsa orada istediği gibi yazacaktı ve sevgili karısını ve biricik kızına hasret kalmayacaktı. Planı istediği gibi yürümedi. Ona kurulan kumpasta öldürüldü. Üstelik katilleri sadece 3 ay hapis yedi.

Üç ay sizce Aliye Ali’nin ve Filiz Ali’nin yaşadıkları üzüntünün bedeli olabilir mi?

Osman Balcıgil’in Yeşil Mürekkep kitabında Sabahattin Ali’nin yaşamına konuk oluyoruz. Okurken ona yapılan kumpaslara sinirlenirken buldum kendimi. Kitabın sonunda ise yazılacak nice yazılar kalmış ve bize ulaşamadan öldürülmüş Sabahattin Ali.

“Diktatörlerden arınmış, kimsenin kimseye üstünlük taslamadığı, eşit çalışmanın karşılığında eşit gelir elde edilen bir dünyada nefes almaktı genç yazarın hayali.”

 “Bütün dünyayı, kocaman bir ülke olarak görmek istiyordu Sabahattin.

Din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmayan, kavgasız gürültüsüz, barış ve huzur içinde yaşanan bir dünyanın vatandaşı olmak istiyordu.”

Belki de üstadı olarak gördüğü Nazım Hikmet gibi kaçabilseydi nasıl olurdu hayatı diye düşünürken buldum kendimi. Onunla yaptığı sohbetlerde edebiyatın buram buram kokusunu hissettim.

“Kendini yeterince rahat hisseder hissetmez “Çok merak ediyorum şu Si-Ya-U’nun gerçek hikayesini” dedi Nâzım’a. Ve ekledi: “Biliyorum bin kere anlatmışsındır ama kısaca da olsa, bir kere de bana anlatır mısın?”

Nâzım’ın gözlerine hüzün düştü.

Si-Ya-U’nun Moskova’dan arkadaşı olduğunu söyledi önce. Biraz duraksadı ve masalsı bir ifadeyle anlattı Jokond ile Si-Ya-U’nun hikayesini.

İyi arkadaşıydı Çinli Si-Ya-U. Moskova’da çok güzel günler geçirmişlerdi. Sonra yolları ayrılmış, kendi Türkiye’ye gelmiş Çinli arkadaşı da Paris’e gitmişti. Louvre’da tanışmıştı Jokond’la. Defalarca gitmiş, her ziyaretinde biraz daha âşık olmuştu Si-Ya-U güzel kadına.

Hikaye bu ya, aşkı karşılıksız kalmamıştı Si-Ya-U’nun. Jokond da genç Çinliye âşık olmuştu.

Devrimci Si-Ya-U, Paris’te gerçekleşen 1 Mayıs törenlerinde gözaltına alınmış ve sınır dışı edilerek Çin’e gönderilmişti.

Dayanamamıştı Jokond bu duruma. Çerçevesinden atlamış, tek boyutlu olarak Si-Ya-U’nun peşine takılmış, Çin’e gitmişti.

Anlattıkça hüzünleniyordu Nâzım. Her kelimesiyle, hikâyesini gerçeğe biraz daha yaklaştırıyordu.

Sabahattin de onunla birlikte, Jokond’un sahiden tablonun içinden fırlayıp genç Çinli’nin arkası sıra Çin’e gittiğine inandırdı kendini.

Sonra olanlar olmuştu işte!

Nâzım’ın Moskova’dan arkadaşı, canı gibi sevdiği devrimci Si-Ya-U’nun boynu, Zorba Çan-Kay-Şek’in bir adamı tarafından vurulmuş, sarışın güzel başı Jokond’un ayaklarının dibine yuvarlanmıştı.

Gerisini biliyordu hikâyenin Sabahattin. Nâzım’ın tabiriyle Jokond’un boyut kazandığını, kendini Si-Ya-U’nun davasına adadığını, sevgilisinin yolundan gittiğini biliyordu.

“Ve…”dedi koca şair son söz olarak.” Hayatı yakılarak son buldu Jokond’un.”

Bir süre konuşmadı Sabahattin ve Nâzım.

Havayı dağıtmak görevini koca şair üstlendi.

“Hep yapmaya çalıştığım gibi, bildiğimiz şiiri aşan bir şey olsun istedim. Oldu mu olmadı mı bilmem. Bildiğim bir şey varsa, o da sanatta, şiirde güzellik tek başına bir anlam taşımaz. Bir manası olmalı güzelliğin.””

Sabahattin Ali hakkında bilmediğim bir çok özelliğinin olduğunu fark ettim. Bunlardan birisi de onun aşksız yaşamayacağı oldu. Aşkın olmadığı bir gün Sabahattin Ali’nın ruhundaki kanların çekilmesiydi. Aşksız bir dünya Sabahattin Ali için var olamaz. O aşk ile besleniyordu.

“Her dem aşık olmalıydı genç adam. En azından her güne, yeniden aşık olma umuduyla başlamalıydı.”

Yazdığı eserlerin derinlerine inmek bende o eserleri tekrardan okuma isteği yarattı . Tekrardan sindirerek okuma isteği. Eğer siz de Sabahattin Ali’nin yaşadıklarını merak ediyorsanız kesinlikle bu kitaba bir şans vermelisiniz.

“Başım dağ saçlarım kardır

Deli rüzgarlarım vardır

Ovalar bana çok dardır

Benim meskenim dağlardır…”

Sabahattin Ali

Paylaşın!Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on LinkedInShare on Google+Pin on PinterestShare on TumblrEmail this to someone

Fulden Ufacık

İstanbul Üniversitesi’nde işletme eğitimi gören Fulden, okuduğu kitaplar ile kitap sevgisi aşılamayı amaçlıyor. Onun istediği hayatınızdaki dertlerden beş dakika bile olsa uzaklaşıp başka dünyalara yelken açmanızı sağlamak.

İlgili Yazılar: