Madame Bovary – Gustave Flaubert

Bazı kitapların sonunda ne olacağını bilseniz bile okumaya devam edersiniz. Okurken o kişinin yaşadıklarını yaşamaya çalışır onun psikolojisini anlamak istersiniz. İşte Madame Bovary benim için böyle kitaplardan biri.
Kitabın konusundan önce yazarın edibi kişiliğinden bahsetmek isterim.
“Flaubert, kendisi üzerine yapılan incelemelerin ortaya koyduğuna göre, kimliği delikanlılık çağında oluştu. Her şeyden önce sanatın bir çıkara dayanmaması gerektiğini savundu. Kendi benliğini öne çıkarmayı kabul etmedi. Bir eseri hariç, birinci tekil anlatımı da benimsemedi. Öte yandan edebiyatın bir davayı kanıtlamakla görevlendirilemeyeceğini savundu. Yani tezli romana karşı çıktı. Tek tutkusu ‘gerçeği görmek, gerçeği söylemekti. Bunun için de yaşamını gerçeği yakalamaya adadı ve şöyle dedi: “Tepesine bir meşale yerleştirmek için bir nevi çıplak sütun haline getirmek istiyorum hayatımı.””
Madame Bovary’i bu kadar ünlü ya da şöyle demem lazım klasiklerin içinde çok okunan bir kitap olmasının nedeni bana göre baş karakterin psikolojisidir. Bovarizm olarak bilinen bu durum;
“Flaubert’in realist bir anlayışla kaleme aldığı bu eserde,  içinde bulunduğu yaşantının çok ötesinde hayallere sahip, Emma Bovary’e ağır bir eleştiri hakimdir. Bu eleştirinin sebebi olan hastalık derecesindeki üst tabaka olma isteği Bovarizm denilen kavramın ta kendisidir. Kişinin içinde bulunduğu zamandan sıkılması onu monoton bulması, gerçeklerden kaçma arzusu, olağandan sıkılıp yeni maceralara atılma isteği, tatminsizlik ve memnuniyetsizlik şeklinde ifade edilebilir.
Türk edebiyatında da Mehmet Rauf’un ‘’Genç Kız Kalbi’’ romanındaki Pervin, Halit Ziya’nın ‘’Aşk-ı Memnu’’ kitabındaki Bihter karakterleri de örnek gösterilebilir.”””
Kitap, Charles Bovary’in 15-16 yaşlarında sınıfa yeni öğrenci olarak girmesiyle başlayıp onun ailesini tanımamızla devam ediyor. Onun çocukluğunu, annesi ile babasının ilişkisini yazar realist bir dille anlatıyor. Bu dil ile Charles’ın annesinin zorlu desteği ile doktor olmasını, bu mesleğin onun hayatına etkisini okuyoruz.
Realist yani gerçekçi dille yazılan bu romanda bulunan betimlemeler sayesinde o dönemin yaşam şartlarını, insanların durumlarını okuyup romanın içine girebiliyoruz. Şunu söylemem lazım yazar, betimleme tekniğine romanında fazlaca yer vermiş. Bu benim açımdan sorun olmadı hatta kitabı daha da iyi anlamamı sağladı. Özellikle yer ve kişi betimlemeleri sayesinde ben romanı sanki seyreder gibi okudum. Hayal ederek yaşanılan olayların içinde kendime bir yer edindim.
Charles’ın Emma ile tanışması hayatının akışını ekliyor. Bana göre kitap, Emma ve Charles’ın evlilikleri ile asıl başlangıcını yapıyor. Çünkü Emma’nın psikolojisini evliliğinin etkilemesi ile biz de onun yaptıklarına şahit oluyoruz.
Emma, Charles ile evliliğinden mutsuz ona göre her şey sıradan, kocası onu anlamıyor. O mutsuzluğa mahkum. Ancak araya girmek gerekirse Charles, Emma’yı çok seviyor; onun için her şeyi yapmaya hazır. Ama sanki Emma bunu görmüyor ya da görmek istemiyor. Sıradan bir hayat yaşadığını düşünüyor Emma. Kocası ona itici gelip onu kendinden uzaklaştırmak istiyor. Kaçamak aşklar yaşıyor. Arzularını tatmin etmek istiyor ama serin sulara girdiğinden habersiz.
İşte roman Emma’nın bu psikolojisinin anlatıldığı okuyucuyu etkileyecek bir kitap. Beni etkileyen kısım kesinlikle Charles’ın aşkı oldu. Ne yaşanırsa yaşansın Charles, Emma’ya aşık.
Eğer klasik kitaplardan hoşlanıyorsanız ve Aşk-ı Memnu gibi kitapları seviyorsanız (Halid Ziya Uşaklıgil eseri bu kitaptan ilham alarak yazmış.) mutlaka okumanızı öneririm.
“Her şeyden kişisel bir yarar çıkarmaya bakıyordu; yüreğini hemen alevlendirmeye yaramayan bir şeyi bir yana itiveriyordu. Çünkü onda, bir sanatkâr yaradılışından çok, duygusal bir yaradılış vardı; güzel görünümler değil, duygulanmalar peşindeydi.”
 
“Emma’ya öyle geliyordu ki, yeryüzünde ancak bir tür toprağa özgü olan, başka toprakta iyi yetişmeyen bir bitki gibi, mutluluk üreten yerler vardır.”
 
“Size de öyle gelmiyor mu, diye sordu, o uçsuz bucaksız engin üzerinde insanın ruhu alabildiğine yüzer gibi olur, denize bakarken ruhunuz yükselir, sonsuzluk düşünceleri, yüksek düşünceler uyanır?”
 
“Gerçekten, akşamları lamba yandıktan sonra, bir kitap alıp ocak başına geçmekten daha güzel şey var mıdır dışarıda rüzgâr camları sarsarken!
Emma, o kocaman kara gözlerini iri iri açarak:
– Değil mi, dedi.
Léon anlatıyordu:
– Hiçbir şey düşünmezsiniz. Saatler geçer. Görür gibi olduğunuz ülkelerde hiç kımıldamadan dolaşırsınız. Zihniniz, anlatılanlara dolanarak, ayrıntılara dalar ya da serüvenlere takılıp gider, romanın kişilerine karışır. Onların giysileri içinde yüreği atan sizsinizdir sanki.
Emma da:
– Doğru! Doğru, diyordu.
Léon:
– Hiç başınıza geldi mi, diye sordu. Eskiden aklınızdan geçmiş belli belirsiz bir düşünceye bir kitapta rastlarsınız, uzaktan gelen bulanık bir hayalin, en ince duygunuzun hepten ortaya serilişi gibi.
Emma:
– İçimde öyle bir şey duyduğum oldu, diye karşılık verdi.
Léon:
– İşte ben bunun için en çok ozanları severim, dedi. Ayaklı, uyaklı dizeler düzyazıdan daha içlidir, daha iyi ağlatır.
Emma:
– Yalnız, en sonunda insanı bıktırır tersine, bir solukta okunacak, içinde korku olan romanlara bayılıyorum. Basmakalıp kişileri, doğadaki gibi ılımlı duyguları hiç sevmiyorum.
Avukat kâtibi:
– Gerçekten, dedi, o gibi eserler yüreğe dokunmadıkları için sanatın gerçek amacından uzaklaşıyorlar. Hayatın düş kırıklıkları arasında ne hoştur insanın kendisini kafasında yüce kişilerle, temiz sevgilerle, mutluluk sahneleriyle özümsemesi! Hele bana gelince, burada böyle dünyadan uzak yaşarken, tek oyalandığım şey bu. Yonville’de öyle az ilgi kaynağı var ki!”
 
“Ona göre, aşk yıldırımlarla, şimşeklerle birdenbire gelirdi; insanın üzerine göklerden boşanan, yaşayışını altüst eden, bütün güçlerini elinden birer yaprak gibi yolan, gönlünü olduğu gibi uçurumlara sürükleyen bir kasırga. Bilmiyordu ki oluklar tıkanmışsa evlerin taraçasına yağmurdan göller oluşur. “
 
“Emma:
– Mutluluk hiç bulunur mu ki, diye sordu.
Rodolphe:
– Bulunur, dedi.
– Bir gün karşımıza çıkıverir.
Rodolphe:
– Bir gün karşımıza çıkıverir, diye yeniden aldı, bir gün, birdenbire, umut kesildiği sırada. O zaman, yeni ufuklar açılır. İçinizden bir ses “İşte o,” diye haykırır sanki. O kişiye bütün geçmişinizi açmak, her şeyinizi vermek, her şeyinizi onun uğruna kurban etmek gereğini duyarsınız! Konuşmaya gerek yoktur; birbirinizi seziyle anlarsınız. Birbirinizi rüyalarınızda görmüş gibisinizdir.
Rodolphe bunu söylerken Emma’ya bakıyordu. En sonunda, işte karşınızdadır. Nicedir aramış olduğunuz hazine. Parıldar, ışıldar. Yine de içinizde bir kuşku vardır, inanmaya korkarsınız. Karanlıktan aydınlığa çıkmış gibi, gözleriniz kamaşmıştır.”
 
“Söz tel çekme makinesi gibidir, duyguları uzattıkça uzatır.”
 
“Birinin ölümünden sonra ortalığa bir şaşkınlık yayılır gibi olur; hiçliğin böyle birdenbire çıkagelmesini anlamak, ona boyun bükerek inanmak çok güçtür çünkü.””

Fulden Ufacık

İstanbul Üniversitesi’nde işletme eğitimi gören Fulden, okuduğu kitaplar ile kitap sevgisi aşılamayı amaçlıyor. Onun istediği hayatınızdaki dertlerden beş dakika bile olsa uzaklaşıp başka dünyalara yelken açmanızı sağlamak.

İlgili Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.